| | |
| |

Ana Sayfa

 



Ana Sayfa > Edebi Yapıtları > Röportajlar > "ADIM NE ZAMAN ŞİİR OLACAK?"


"ADIM NE ZAMAN ŞİİR OLACAK?"


Akgün Akova, sadece sevdiği sözcüklerin çağrışımlarıyla şiir yazmak üzere yola çıkmış ama kendini kadın adlarına şiir yazarken bulmuş. 'Her şiirde gizli ya da açık aşk tanımı olsun ama yazdıklarım aşk şiiri olmasın istedim' diyen Akova'nın şiirlerini herkes kendine uyarlayabilir.


'Sesine benzeyen bir ses duyduğum zaman sevgili Pelin / bir çiçek kırlardan fırlar ve yıkar buzdan kentleri / pencereden kaçmaya çalışır kirlenmiş bir yağmur / içimdeki mor sokak titreşir... ' yazıyor Pelin için Akgün Akova yeni çıkan şiir kitabı 'Sevdiğim Kadın Adları Gibi'de. Sadece Pelin'e değil tam 33 kadın adına şiir yazmış kitapta. Aslında 'Sevdiğim Kadın Adları Gibi', üç kitaplık bir dizinin ilk ayağını oluşturuyor.

Akgün Akova şairliğini sınamak isteyince sözcüklerin peşine düşmüş. En çok kadın adlarını sevdiği için de o isimlerin çağrışımlarından aşkın farklı farklı tanımlarını yapmaya çalışmış. Aklın, yüreğin, olayın ve sesin ağır bastığı şiirler. Kitabın sonuna bir de fotoğrafçının kendini arama serüvenini eklemiş.

Aslında şair bellediğimiz Akgün Akova'nın hayatında sadece şiir yok, yollara düşüyor sık sık. Anadolu'da ayak basmadığı yer kalmamış. Fotoğraf çekiyor. Kapalı devre albümler yayımlanıyor. Sergi açmadığı ve albümleri okuyucuyla buluşmadığı için hep de şair olarak belleğimizde kalıyor. Biz de yeni çıkan kitabından, yollardan, fotoğraftan konuştuk.

Bir şair kendini niye sınar?

Böyle bir dizi yapmaya bir yolculukta karar verdim. Konya Karaman'la Akdeniz kıyısındaki Silifke Kızkale'ye kadar olan hatta yaşayan göçer Sarıkeçililer'in fotoğraflarını çekmek için onları bulmaya gittiğim bir yolculukta... Sarıkeçililer Orta Asya'dan geldiğimize inanan biz Türkler'in hâlâ develerle göç eden, yolculuk eden, kışlayan ve yazlayan en son temsilcisi. İstanbul'da yola çıktım ama onları bulamadım. Mut'ta Alahan Manastırı diye bir yer var. Oraya gittim. İnanılmaz güzel kıpkırmızı bir gün batımıydı. Sanki ben kırmızı bir suyla yıkanıyor gibi oldum. Orada kalakaldım büyülenmiş gibi, kımıldayamadım. O akşam oturdum ateş yaktım. Müthiş bir gökyüzü, samanyolu, büyükayı, küçükayı, terazi, yengeç...

O akşam yıllar sonra ilk kez kendimle bu denli baş başa kaldım. Yolları arşınlamaktan, fotoğraf çekmekten uzun zamandır şiir yazmadığımı farkettim. Kendimi disipline etmek için de dizi şeklinde şiir yazmaya karar verdim. O zaman aklıma bu diziyi yaparken kendimi sözcüklerle sınamak fikri geldi. Sadece bir sözcüğün çağrıştırdığı şeyleri yazmak... Sevdiğim sözcükleri yazarken, kadın adları düştü aklıma. Yasemin, İdil, Melike... 90 tane isim çıktı. Sonra her şiirde gizli ya da açık aşk tanımı olsun, ama yazdıklarım aşk şiiri olmasın istedim.

Bu biraz bir şairin kendisini zorlaması anlamına gelmiyor mu?

Hem de müthiş bir zorlama. Sonradan farkettim, yazmak açısından zor olduğunu. Ama başlamıştım bir kere.

Çevrendeki insanların ismine de şiir yazdın mı?

Nilgün ismini çok seviyorum. Ama bu dizide yazamayacağım. Çünkü Nilgün deyince ablam aklıma geliyor, onun adı.  Ablamı, yüzünü anımsamadan, şiirin içine onun etkisini sokmadan yazamıyorum, bu da benim istediğim birşey değil. Böyle adları, yani bana birisini çağrıştıran adları yazmayacağım sevdiğim adlar olsa da. Bunun için böyle isimleri çıkarttım. Eski kız arkadaşlarımın isimleri hiç olmayacak.  İsimlerini çok seviyorum ama benim yazma ve çağrışım yapma özgürlüğümü sınırlandırıyorlar.

Bu diziyi hazırlamak kaç yıl sürdü. Bir şiir bitiminde kendine zaman ayırdın mı?


Dört yıl sürdü. Evet, arada zaman da bıraktım. Hem sözcük hem de anlatım olarak birbirlerine benzememesi için. Sanırım bunu da başardım. Bakış olarak birbirinden çok ayrı şiirler ortaya çıktı. Onun için kimisi kısadır kimisi de uzun.

Eminim ki başına ilginç olaylar gelmiştir...

Gelmez olur mu? İmza günlerinde, fuarlarda eline beline koyup 'Akgün Bey bizim ismimiz ne zaman yayınlanacak' diye kızan kadınlarla karşılaştım. Daha komiği: bir şöyleşide yanıma bir delikanlı yaklaştı 'Abi' dedi kısık bir sesle 'Ayşe var mı?'. Dedimki 'Arkadaşım Ayşe yok ama Ayşegül var. Gül'ünü silersin Ayşe kalır'. 'Olur mu abi izin verir misin' dedi. 'Tabii neden olmasın. Hatta ileri de sevgilinin adı Gül olur o zaman da Ayşe'yi silersin' dedim!

Şunu da söylemek isterim. 'Çoğu insan şiir bana uyuyor ama ismi uymuyor' diyor. Herkes ismini değiştirerek şiiri kullanabilir. 'Postacı' filminde Neruda'nın dediği gibi 'şiir ihtiyacı olanındır yazanın değil'.

Kitabına Melih Cevdet Anday'dan bir alıntıyla giriyorsun? Usta'yı da yeni kaybettik. Melih Cevdet'in sen de bıraktığı iz nedir de böyle bir alıntı yaptın?

Üzücü bir rastlantı oldu bu durum. Kitabın başına bir önsöz gibi yazdığım dörtlük, Anday'ın anısını taşıyacak dizeler. Aslında Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday'ın hep izi vardır bende. Ama kendi iç sesime Oktay Rifat'ın şiirini daha yakın düşünürüm. Yani Oktay Rifat şiirinin yalnızca zeki değil, ince ve duyarlı bir şiir olduğunu düşünürüm. Melih Cevdet farklı bir yol izledi. Bir bilge havasında kendi beyninin kıvrımlarının içerisinde dolaştı. Akla dayalı şiirler yazdı. Şiirin mimarlığa benzediğini söyledi. Birçok şair de matematiğe benzediğini söylüyor. Katılıyorum buna. Belki bu şiirleri yazarken, kurgularını yaparken Melih Cevdet'in söylediklerinden yararlandım.

Melih Cevdet'e çok şey borçluyum, Nazım'a, Cemal Süreya'ya, Attila İlhan'a olduğu gibi. Sanırım bizim yaşamımız öncekilere borcunu ödemekle geçiyor. Sonra da birileri bize borçlanır bir şeyler yazar.

Profesyonel fotoğrafçısın. Portfolyonda insan yerine doğanın hakim olduğu renklerin, tonların bir anlatım biçimine dönüştüğü fotoğraflar ağır basıyor. Şiir mi arıyorsun fotoğraflar da?

Ben fotoğrafın bir şiirselliği olması gerektiğini düşünüyorum. Fotoğraf yaşama sevinci vermeli. Renkler bana bu konuda yardımcı oluyor. Kemal Özer'in dediği gibi 'sözcükler görüntüleri ne kadar iyi anlatırsa anlatsın renkleri her zaman dışarıda bırakırlar.' Bir yazarın en büyük problemi renkleri anlatmasıdır. Fotoğraflar birer harf gibidir fotoğrafta. Tonlar onu tamamlayan ara hatlar gibi.

Yollara düşmenin bir gezgin olmanın sebebi nedir? Bu yolculuklarını neden Anadolu'yla sınırlıyorsun?

Her sabah kalkıp aynaya baktığım zaman kendime şu soruyu soruyorum 'Ben kimim?'. Bunun yanıtı da her gün başka türlü vermeliyim diye düşünüyorum. Bu da benim bir şeyler öğrenmemle, kendimi yenilememle sağlanacak bir şey. Yollara düşerken Anadolu'yu anlamak derdindeydim. Bize televizyonların,
gazetelerin, edebiyatın anlattığı bir Anadolu var. Ben kendi Anadolu'mu bulmak istedim. Çünkü evvelden yıkılmış, döneminde önemli olan kültürler ve uygarlıklar var. Onların peşine düştüm. Çünkü onları bulduğum zaman kendimi daha iyi anlayacağımı, 'Ben kimim?' sorusuna daha iyi yanıt vereceğimi düşündüm.


Röportaj: Olkan Özyurt
Radikal Gazetesi, Kitap Eki, 20 Aralık 2002

Paylaş:







Bu sitedeki tüm yazı ve fotoğrafların telif hakları Akgün Akova'ya aittir.
Yazılı izin alınmadan hiçbir şekilde kullanılamaz.
  XML Sitemap